11 Mart 2016 Cuma

Berkin Elvan; On Beşinde Bir Fidan

İki yıl önce bugün...Soğuk ve kasvetli bir İstanbul sabahı...Sabah, erken sayılabilecek bir saatte, saat 8 gibi uyandım.Zaten günlerdir böyle uyanmıyor muydum? İçimde hep bir huzursuzluk...Sanki o gelecek kötü haberi bekliyordum...

Birkaç gündür yaptığım gibi, uyanır uyanmaz bilgisayarımı açıp haberlere baktım.Beklediğim fakat kaçmak için de yoğun çaba sarf ettiğim o haber karşımdaydı :Berkin'i kaybetmiştik...O an içimden bir ürperti geçti ve önü alınamaz bir hırsla gözlerimden yaşlar boşandı.

Hemen hastaneye doğru yola koyuldum.Bir hafta önce de gelmiştim Okmeydanı'nın bu yoksul devlet hastanesine.Berkin'in arkadaşları,onu kişisel olarak tanımayan ama hastane önündeki nöbetten,insanın içine işleyen o kuru soğuğa rağmen bir an olsun ayrılmayan yoldaşları sessizce bekleşiyorlardı.O gün durumu iyice ağırlaşmıştı.Hastanenin önünde ince bir hüzün,
herkes olacağı tahmin ediyordu sanki...O gün birkaç kişiyle konuştum, teselli etmeye,moral vermeye çalıştım, bu ne kadar mümkünse...Berkin'in o küçük bedeni artık 15 kilo kalmış, ruhu da buralardan gitmeye karar vermişti sanki...

Bu ziyaretten yaklaşık bir hafta sonra yine Okmeydanı yolundaydım.Bu sefer içimdeki duygular karışıktı...Hüzün,öfke,çaresizlik,tepki...Metrobüsten inip hastaneye yürüyene kadar benimle aynı duygular içinde hastaneye doğru koşar adım giden insanlar gördüm...

Hastaneye geldiğimde tarifi güç bir sahneyle karşılaştım : Ağlaşan insanlar, bir köşede, kendi kendine öylece duranlar, birbirlerini teselli etmeye çalışanlar...Geçen hafta umut nöbetinde gördüğüm Berkin'in arkadaşlarından bazılarına rastladım; bitap durumdalardı..Etrafta ölümün getirdiği o ağırlığın dışında, ölen kişinin masumiyetinin getirdiği ayrı bir hüzün vardı.Hastanenin avlusu giderek kalabalıklaşıyordu...

Bir süre, bir köşede, öyle durdum...İçimdeki ürpertinin dışıma bir öfke nöbetiyle çıkıp, gözyaşlarımın akmasına engel olamıyordum.Sonra, hastanenin içine girmeye karar verdim...Hastanenin içinde de sağa sola koşturan, ağlayan, çaresizlikten ne yapacağını bilemeyen insanlar vardı...Yoğun bakım odasının bulunduğu kata kadar indim...Koridor çok kalabalıktı...Ağlayanlar elleriyle ağızlarını kapatıyor, sanki herkes hüznünü içine bastırmaya çalışıyordu...Öyle bir hüzündü ki bu; sanki bıraksalar dalga dalga taşacak, engin bir sel olacaktı...Ama koridordaki tek ses, sessizlik çabasıydı. Tek duygu da hüzündü...İnsanlar, o koridorun diğer ucunda, yoğun bakım odasında küçücük, kömür karası bir çocuğun 15 kilo kalan bedeniyle, yatakta öylece cansız yattığını biliyor, biliyor da, sanki birbirlerine söylemekten imtina ediyordu.Utançtı belki bu...Utanıyorduk hepimiz...

O koridorun bütün ağırlığıyla yukarı çıktım yeniden.Hastanenin önündeki kalabalık iyiden iyiye artmıştı.Haberi alıp gelenlerde yoğun bir hüzünle birlikte, "umudun çocuğu"nu hayatta tutamamanın verdiği bir hezeyan, bir suçluluk duygusu da vardı sanki.

Yavaş yavaş, tanıdık simalar da geliyordu: Her zaman halkın yanında olan Mücella Yapıcı, Barış Atay,Aykut Erdoğdu (bir hafta önceki ziyaretimde de görmüştüm kendisini) ordalardı. Yüzlerde aynı hüzün, aynı öfke...

Yeniden hastanenin içine girdim...Bu kez karşılaştığım; feryatlar, ağıtlar ve ağlamalardı...Berkin'in ablası, annesi, kollarında birkaç kişi, canlarını o yatakta bırakıp, o odadan çıkmanın ağırlığıyla feryatlarla yürümeye çalışıyorlardı...Sonra babasını gördüm...Ağlamıyordu belki ama; o an orda değildi adeta...Gözlerimin önünden geçip gitti hepsi...Ve tabi daha nice akrabalar, arkadaşlar,yoldaşlar...O soğuk, kasvetli hastanede öylece kalakaldım...Yapabildiğim tek şey hırsla ağlamak oldu.

Dışarı çıktığımda kalabalık hastane önünden taşmış, yola kadar ulaşmıştı...İnsanlardaki o saf hüzün yerini yavaş yavaş sorumlulara karşı bir öfkeye bırakıyordu.Nasıl olmasındı? 15 yaşında bir çocuk durup dururken ölmemişti...Tam o sırada en olmaması gereken şey oldu...Hastaneye doğru uzanan yolda iki tane polis minibüsü belirdi...Bunun amacının ne olduğu belliydi : tahrik...Ve beklenen oldu.Kalabalık kitleden bir grup araçlara saldırmaya başladı.Trafiğin de yoğun olmasının etkisiyle araçlar hastanenin önünde kaldılar.Bunun üzerine araçlardan inen polisler gaz sıkmaya başladı...Hüzün,öfke,kavga,korku...Bütün duygular birbirine karışmıştı.Zaten acısı olan insanlara acı acı gaz sıkıyorlardı...

Hastanenin içine kaçtım...Benimle birlikte birçok kişi daha elbette...Gaz kokusu hastanenin içine kadar gelmişti.Daha birkaç dakika önce hüzünle, acıyla kavrulan insanlar şimdi polisten kaçıyordu...Tam o sırada yaşlı bir kadın gördüm...Yürüyemiyordu...Hastanenin bahçesine gaz sıkılınca, yaşlı kadını hastanenin içine kaçırmışlardı...Birkaç kişi taşımaya çalışıyordu...Meğer o yaşlı kadın Berkin'in büyük annesiymiş...Daha birkaç saat önce torununu kaybetmiş olan bu insan şimdi yoğun gaza maruz kaldığı için nefes almakta zorlanıyor, güvenli bir yere kaçırılmaya çalışılıyordu...Hastanenin içinde korkuyla koşuşturan insanlar vardı.Ben de onlardan birisiydim, yanımda Melda Onur ve birkaç kadın avukat vardı...

Bir süre daha içerde bekledikten sonra yavaş yavaş dışarı çıktım.Polis müdahalesiyle dağılan kalabalık yeniden toplanmaya başlamıştı.Etrafta kesif bir gaz kokusu vardı.Ortalık sakin görünüyordu, polis gitmişti...Artık, o an yapılması gereken şey, küçük kardeşimizin erken yaşta bizden koparılan bedenine karşı son sorumluluklarımızı yerine getirmekti.Şişli Belediyesi'nin tahsis ettiği otobüslerle Adli Tıp'a doğru yola koyulduk.Otobüsler tıklım tıklımdı ve birçok kişi de kendi imkanlarıyla Adli Tıp Kurumu'nun önüne geliyordu.Geriye kalanlarsa Okmeydanı'na, Adli Tıp'tan sonra kardeşimizin götürüleceği Cemevi'ne doğru yola çıkmışlardı.

Otobüste kimse konuşmuyordu...Biraz önce polis müdahalesiyle oluşan o hareketlilik kendini yine derin bir hüzne bırakmıştı.

Biz yoldayken yağmur yağmaya başladı...Dondurucu bir soğuk vardı 2014'ün Mart ayının 11'inin İstanbul'unda...

Adli Tıp Kurumu'nun önünde durdu otobüsler...İndik...Sessizdik...Yağmur karla karışık yağıyordu...Soğuktan buz tutmuş insanlar, o an, mevsimsiz bir dünyada, canına kıyılan kardeşleri için kasvetli Adli Tıp Kurumu'nun kapısının önünde nöbet tutuyorlardı...Zaman zaman atılan sloganlar, bazen soğuğa ve yağmura karışan feryatlar,ağlamalar...Çok kalabalıktı ve her an da kalabalık artıyordu...İnsanlar, fiilen tanımadıkları bu kardeşleri için, işlerini güçlerini bırakıp hastaneye, Adli Tıp'a,Cemevi'ne gidiyorlardı...

Yağmurun altındaki uzun bekleyişin ardından Berkinimiz'in bedenini taşıyan cenaze arabası kurumun içindeki yolda görüldü...Arabanın kapıya yaklaşmasıyla birlikte sloganlar atılmaya başlandı...Öfke ve kararlılık vardı insanların yüzünde...Araba kurumdan dışarı çıktı, kalabalığın arasına girdi...Sloganlar atılmaya devam etti...Araba ,güçlükle ilerleyip, gözden kayboldu...

Tekrar otobüslere binip Okmeydanı'na doğru yola koyulduk. Okmeydanı girişine geldiğimizde ciddi bir kalabalıkla karşılaştık.Mahallesi, çocuğuna sahip çıkıyordu...Yağmur dinmiş, yerini yine o kuru soğuğa bırakmıştı...Yoğun bir kalabalıkla mahalle girişinden Cemevi'ne kadar yüründü...Kardeşimizin bedeni ertesi günkü törene kadar Cemevi'nde kalacaktı.Ertesi gün yapılacak olan tören için biraz dinlenmek, biraz da güç toplamak için eve döndüm...Saat neredeyse akşamın 9'uydu...

Ertesi gün sabah erken vakitte, bölük pörçük uyuduğum uykumdan uyandım...Bugünkü törende yalnız olmayacaktım.Bir gün önce hastanede, Adli Tıp'ta, mahallede birlikte olduğum, adını bilmediğim dostlarıma bugün dostum Altuğ da eklenmişti...İş yerinden, sırf cenazeye katılabilmek için izin almıştı...Hiç tanımadığı birisi için bunu yapıyor olmasını birileri anlamlandıramamıştı, bizim neredeyse hiçbir şeylerini anlamlandıramadığımız dünyalarında...

Okmeydanı'na uzak sayılmayacak bir yerde bulunduğumuzdan, mahalleye yürüyerek gitmeye karar verdik.15-20 dakikalık bir yürüyüşün ardından oradaydık. Mahallede hayat durmuştu...Dükkanlar kepenk kapatmış, yollar barikatlarla trafiğe kapatılmıştı.

Törenin yapılacağı Cemevi'ne ulaşma gayretindeydik ;fakat mahalle öyle kalabalıktı ki sadece ana yol değil, ara sokaklar bile tıklım tıklımdı.İnsanlar sevgi seli içinde küçük kardeşleriyle son bir kez kucaklaşmak ve sorumlulardan hesap soracaklarını herkese ilan etmek istiyorlardı.

Yoğun çabalarımız sonucu Cemevi'ne yakın bir yere ulaştık.İğne atsanız yere düşmezdi...Bütün bir halk; abileri, ablaları, amcaları, teyzeleri her yaştan, herkes oradaydı...Bendeyse dünden kalan yoğun bir hüzün ve buna ek olarak -bu kalabalık insan topluluğunun da verdiği inançla- sorumlulara karşı duyduğum yoğun öfke vardı.Hazmedemiyordum bu ölümü...Hazmetmemeliydim de...Çünkü Berkin gerçekti, onlar yalan.Berkin'in 15 kilo kalmış cansız bedeni toprak kadar, su kadar gerçekti; onların sistemi, pis çıkar ilişkileri, para kasaları, ayakkabı kutuları içinde yaşadıkları hayatları baştan sona yalan...

Cemevi'ndeki tören başlamak üzereydi...Yoğun sloganlar,öfke patlamalarının arasında, Cemevi'nin penceresinde annesini gördüm...Cenazeden birkaç gün sonra miting meydanında yuhalattırılacak o anneyi...Bitkindi, ağlıyordu, haykırıyordu...Son gördüğünde evinden bakkala, ekmek almak için çıkan küçük oğlu şimdi soğuk bir tabutun içinde cansız yatıyordu.

Sonra bir Alevi Dedesi'nin yaptığı konuşmayla tören sona erdi...Tabut Cemevi bahçesinden omuzlarda çıkarıldı...Mahallenin girişine kadar, uzun bir süre omuzdan omuza taşındı...Küçücük bir çocuk, haksızlığa, zulme karşı isyanın sesi olmuştu şimdi.

Kardeşimiz Feriköy Mezarlığı'na defnedilecekti...Okmeydanı'ndaki kitle Şişli'ye ulaşacak, oradaki kalabalıkla birlikte mezarlığa yürünecekti.Biz, metrobüsle Mecidiyeköy'e doğru giderken, yolda Şişli'ye doğru yürüyen, bitmek tükenmek bilmeyen bir insan kalabalığı görünüyordu...Mecidiyeköy'e geldiğimizde de yavaş yavaş insanların buraya akın etmekte olduğuna şahit olduk...İnsanlar, bu işin asıl sorumlularına karşı derin bir öfke duyuyorlar ve adeta küçük kardeşimiz nezdinde bu öfkelerini bir tür isyana dönüştürüyorlardı.

Şişli'ye geldiğimizde çok ciddi bir kalabalıkla karşılaştık...Anladık ki sadece mahallesi Okmeydanı değil, İstanbul da küçük kardeşine sahip çıkıyordu...Okmeydanı'ndan gelen kortejle birleştiğinde Şişli'deki topluluk, belki de ülke tarihinin gördüğü en büyük, en kalabalık yürüyüşlerinden birini gerçekleştiriyordu şimdi...Herkeste genel kabul görmüş, "umudun çocuğu"nu kaybetmenin getirdiği bir öfke vardı...TKP'nin, Agos'un önünden geçildi...Balkondakiler şarkılarla, marşlarla destek verdi.Küçücük bir çocuk, 15 kiloya düşmüş bir beden bir halka önderlik ediyordu şimdi...

Gözlerimi dolduran anlar toplamıydı o gün yaşadıklarım...Hüzünden ziyade, isyan, umutsuzluktan ziyade derin bir umut vardı içimde...Kararlıydık...Buradaydık..."Hiçbir yere gitmiyoruz!" diye haykırdık orada...

Osmanbey önünde kortejin önü kesildi polis tarafından.Taksim onlar için bir gurur vesilesiydi artık...Oraya sokmamaya ant içmişlerdi.Kitlenin amacıysa Taksim'e çıkmaktı...Bu sırada kardeşimizin bedeni Feriköy Mezarlığı'na yoğun bir kalabalıkla birlikte yola çıkmıştı...Ama öyle bir kalabalıktan bahsediyorum ki; biz cenaze arabasını göremedik insan bulutunun içinde...

Kitle Osmanbey önünde durdurulmuştu...Biz ortalardaydık...Ön tarafta görebildiğimiz tek şey polis arabalarının o soğuk, sevimsiz kırmızı-mavi ışıklarıydı...Cenaze günü de saldırmazlardı ya...Saldırılar mıydı yoksa?

Yaklaşık yarım saatlik bekleyişin ardından mezarlığa doğru gitmeye karar verdik ve Feriköy'e doğru yürümeye başladık...Sokaklar çok kalabalıktı...Mezarlığa gidenler, mezarlıktan dönenler...Bir on dakika kadar yürüdük ki, o ,artık alışık olduğumuz sesi duyduk...Biber gazları ateşlenmişti...İnternetten bakıp gördük ki müdahale başlamıştı...Hem de ne müdahale...Hala zaman zaman açar izlerim o görüntüleri...Sorum yanıt bulmuştu böylece :cenaze günü de saldırmışlardı...

Mezarlığa geldiğimizde defin işlemi bitmişti...Küçük kardeşimiz, bu dünyadaki kısa yolculuğunun sonuna gelmişti...İnanılması güç bir insan yoğunluğu arasında mezarın yanına gidip beş-on saniye durabildik sadece...Arkada yüzlerce insan vardı...O beş-on saniyede belki bir asırlık düşünce geçti kafamdan...

Birkaç ay önce dostum Altuğla birlikte tekrar ziyaret ettik Berkinimizi...Bu kez bizden başka birkaç yaşıtı daha vardı mezarı başında...Öyle güzel çocuklardı ki onlar; hiç kimse onları buna zorlamamışken kalkmış kardeşlerini ziyarete gelmişlerdi...Umut doldum; ama öylece durup, onun mezarına bakarken utandım da hepimiz adına...Çünkü bu ülkede ve dünyada hala her gün masum çocuklar ölüyordu...Ben her doğum günümde Berkin'i hatırlıyorum, içten içe bir utanma duygusu kaplıyor her yanımı...Ben bir yaş daha alırken o hep 15 yaşında...

Bizler; hiç kimse bizi buna zorlamamışken dünyanın bu halini, bütün bu çelişkileri, sömürüyü kendine dert edinenler...Daha fazla çaba sarf etmeliyiz...Başta ben,kendim...Berkin'i yaşatabilmenin en güzel yolu; çocukların ölmediği bir düzen kurmaktır...Gayret...